Gerçeğin Destansı Anlatısı
Turgut Özakman Bilgi Yayınevi’nce yayımlanan “Diriliş”le başladı. Ardından “Şu Çılgın Türkler” geldi. Bugünlerde de “Cumhuriyet” kitabı vitrinlerdeki yerini aldı.
Böylece yazarın “Türkiye Üçlemesi” tamamlanmış oluyor.
Özakman “Şu Çılgın Türkler”e de “Cumhuriyet”e de “roman” diyor. Bence ikisi de romandan öte; “Diriliş”i de katarak söylüyorum, bu üçleme, ruhunu tarihsel gerçeklerden, coşkusunu Cumhuriyet ve Atatürk inancından alan bir “destansı anlatı”dır. Kurtuluş Savaşı’nın evrelerini anlatan Özakman da, Truva destancısı Homeros’un çağdaş uzantısı...
***
Gerçekten destana... Üçlemenin özelliği bu...
Özakman, Cumhuriyet gazetesinde Mahmut Lıcalı’nın sorularına verdiği yanıtta bunu dile getiriyor: “Ben tiyatro yazarıyım, senaristim. Ben binlerce sahne uydurabilirim. Bu konuda yeteneğim var. Ama hiçbir kitabımda kendimden bir sahne yaratmadım. Hepsi belgeye dayalı gerçek hikâyelerdir.”
Şunu da ekliyor: “Atatürk karşıtı da aynı belgeye bakıyor, ben de aynı belgeye bakıyorum. O uyduruyor, ben uydurmuyorum. Atatürk karşıtları İngiliz belgelerini okumadan, Meclis’teki tutanakları okumadan, İstanbul hükümetinin belgelerine bakmadan yazıyorlar.”
***
Bu yöntemle kurguladığı kitaplarında Özakman, Kurtuluş Savaşı’nın bir halk hareketi olduğunu, devrimlerin çağdaşlaşma sürecini başlattığını tarihin gerçek sayfalarını açarak sunuyor. Okurun buna ne denli gereksinim duyduğu şundan bellidir ki, “Şu Çılgın Türkler” üç beş yıl içinde yaptığı 374 baskıyla nerdeyse Guinness Rekorlar Kitabı’na girecek...
Okuma düzeyinin düşük olduğu bir toplumda bu rakam şaşırtıcıdır. Ama heves başka, inanç başkadır; bu, birden parlayıp bir iki ay sonra sönen pop türü romanlarla bir tutulmamalıdır.
Bu yılki 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı etkinliklerinde, müzik kanallarının bile açılışını “10’ncu Yıl Marşı”yla yapması bir rastlantı mıdır?..
Dipten akan ırmakta “Şu Çılgın Türkler”in sesini duymuyor musunuz?..
***
Tarihte eskiyi anlatıp yaşanılan zamana ayna tutmak her babayiğidin harcı değildir!
Üçlemenin değeri yalnızca belge sağlamlığından gelmiyor; Özakman’ın, dolayısıyla yayınevinin toplumun nabzını zamanında tutup ırmağın sesini duyması da önemsenmelidir...
Özakman, gençlik yapıtlarında da Türkçeyi iyi kullanan bir yazar olarak da tanınmıştır. Türk Tarih Kurumu’nda çalıştığım yıllarda Enver Ziya Karal’ın bir kitabını yalınlaştırma görevi bana verilmişti. Tarihin ince elekten geçirilen bir biçemle yazıldığını onda görmüştüm.
Tarih, kuşkusuz öykü anlatmak değildir, ama öyle bir yönteme başvuruluyorsa, onun da hakkı verilmelidir.
Anlatı, dilsel yetkinlik işidir; Özakman’ın kitaplarının toplumca benimsenmesinde onun anlatımsal sıcaklığı da yabana atılmamalıdır.
***
Bu yazıya Özakman’ın kitaplarını tanıtmak amacıyla başladım. Yazı ilerledikçe anladım ki, orda şu var, burada bu var demek yetmiyor, yazarın yarattığı tarihsel bütünlükle, onunla örtüşen biçem bütünlüğü üzerinde durmak gerekiyor.
Onun başka bir yönü de var ki, bu az yazara özgü...
Yıl 1948. Özakman 18 yaşında. 30 Ağustos Zafer Bayramı’nı kutlamak üzere arkadaşlarıyla, 19 Ağustos günü Polatlı’dan yola çıkıyorlar. Zafer Tepe’ye varmak için on gün yaya yürüyorlar.
Böyle kitaplar, bu inanca büyük emek katarak yazılıyor...
Adnan BİNYAZAR
Cumhuriyet 10 Kas. 09